Çocuk olmanın yaşı yok

Yaşı ne olursa olsun, karşımızdakilerin ne kadar naif olabileceğini unutmayalım.

Öğrenciyken, düzenli olarak hastanedeki çocuklarla ilgilenmeye giderdik. Bir gün çocuk cerrahisi servisinde yatan 5 yaşındaki bir çocuğa kitap okuyordum. Ben çocuğun sağında sandalyede oturuyordum ve okuduğum masal kitabının tabi ki resimlerini de ona gösteriyordum. 

Neredeyse kitabın ortalarına gelmiştim ki, çocuğun solundaki yatakta yatan 12-13 yaşlarındaki erkek hastanın da eğilip resimlere bakmaya çalıştığını farkettim. Birden kan beynime sıçradı, ben nasıl düşünememiştim bunu?!? Belli ki utanmış bana söylemeye, koskoca adam olmuş artık masal dinlemek olur mu hiç? Olur ya, niye olmasın? Hele de hastane odasında yalnızsan, hele de hastalığın yüzünden çok korkmaktaysan, belki de bu masalı daha önce hiç dinlememiş veya okumamışsan. 

“Ben en iyisi ortanıza oturayım, sen ordan rahat göremiyorsun” dedim sesim titreyerek, ağlamamak için zor tuttum kendimi. Ve üstüste 4-5 kez okudum o kitabı. İstese kendisi de alıp okuyabilirdi ama ya aklına gelmedi, ya utandı masal kitabı okumaktan, ya da sadece o anda dinlemek istedi bir başkasından.

Düşünsenize, o yaşlarda bir erkek ergen. Dersiniz ki aklı fikri top oynamak, bilgisayar oyunu, kızlar, sigara içmek, vb. Ama her insan gibi o da ilgiye muhtaç. 

Çocuk olmanın yaşı yok. Erişkinlik çocukluktan apayrı bir kavram değil, çocukluğun üzerine kurulmuş bir kavram. Yaşımız kaç olursa olsun, temelinde hepimizin çocukluk var ve hiç bir yere gitmiyor. Bu çok güzel birşey çünkü bizi biz yapıyor. 

Aklıma gelmişken, çocuk kitapları okuyun. Çocuğu olanlar genelde okuyor ama sadece ona okumayın, kendinize okuyun esasen, onlar zaten dinliyor olacak. Çocuğu olmayanlar ya da çocukları büyümüş olanlar da deneyince hak verecekler. Bence çocuk kitapları bize insan olduğumuzu hatırlatıyor. 

“Künefe yiyorum ama şeker yükleme testini yaptırmam!”

Gebelik takiplerinin en önemli basamaklarından biri olan “şeker yükleme testi” ile ilgili son yıllarda bazı spekülasyonlar ortaya çıktı. Malum, Canan Karatay isimli birisi tarafından bu testin fetusa zararlı olduğu “hiç bir bilimsel kaynağa dayanmadan” iddia edildi. Bu kişi yüzünden birçok gebe bu testi yaptırmadığı için gestasyonel diyabet tanıları atlandı ve malesef sonuç olarak çok sayıda hasta bebek dünyaya geldi. 

Testin adı gerçekten korkunç: şeker yükleme! Belki “diyabet taraması” gibi daha uygun bi isimle bu önyargılar düzeltilebilir. Karatay’ın kullandığı “500gr’lık bebeğe 50gr şeker yüklüyorlar!” ifadeleri aslında bize çok komik geliyor. Çünkü Karatay’ın dediği gibi olsaydı, her tarama testinde annenin karnına bir iğne batırıp, bebeğin göbek kordonundaki toplardamara bir kateter takıp (ki bu işlem çok zor bir işlemdir, çok nadir tedaviler için uygulanır) buradan bebeğe 50gr şeker yüklenmesi şeklinde olabilirdi ancak. Oysa ki test, yaklaşık 6000ml kan hacmine sahip olan gebeye 50gr şekerli su içirildikten (yani damardan bir yükleme değil) sonra kan şekerinin bakılmasıdır yalnızca. Bu sayede annenin hormonal mekanizmalarının iyi çalışıp çalışmadığı anlaşılır. Kan şekeri normal gelirse başka bir uygulama gerekmez, hormonal denge normaldir. Kan şekeri yüksek gelirse daha ileri bir aşama olan 100gr şeker yükleme testi yapılarak tanı netleştirilir, gebenin tedavisine karar verilir.

Bütün bunları niye anlattım, çünkü durum tam anlamıyla traji-komik! Kulaktan dolma bilgilerle 50gr şeker yükleme testini yaptırmadığı için bebeğini koruduğunu sanan birçok gebe, her gün hatta günde birkaç kez 50gr’dan daha fazla şekeri zaten tüketiyor! 

Nelerle mi?

1 porsiyon künefe

1 porsiyon ekmek kadayıfı

4 adet şekerpare

2 porsiyon ıslak kek

100gr çikolata

200gr dondurma

Bunlar ilk etapta aklıma gelenler. Tatlı krizi gelmiş gebelere sorsak kim bilir neler çıkar.

50gr şeker yükleme testine de, giderken bi yarım limon götürün bence 😋

Kolay ebeveynlik

Bugün bir ürün gördüm internette: kolay kavranabilen tırnak makası. 

Tedirgin bir anne-baba canlandırın gözünüzün önünde, ilk bebeklerini bekliyorlar,nasıl  bakacaklarını bilmedikleri için çok endişeliler çünkü daha önce hiç bir bebeğin büyütülmesine şahit olmamışlar. Eskiden insanlar geniş aile olarak yaşarken illa ki kuzen, yeğen, vb bir bebeğin bakımını farkında olmadan gözlemliyorlardı, en azından bi kucağına almışlıkları vardır. Çekirdek aile olarak yaşamaya başladığımızdan beri, bebek bakımı da dahil bir çok aile görgüsünü öğrenemez oldu insanlar. Şanslı olanlar kendi kardeşlerinin bakımına katılmış olabilir ama ötesi çok nadir. Bir çok babanın ilk kucaklarına aldıkları bebek kendi bebekleri oluyor. Aslında bu çok acı.

Tedirgin aileye geri dönüyorum, çok uzak sayılmazlar, öyle değil mi? Çevremizdeki hemen hemen her yeni aile olabilir, hatta siz de bu dönemden geçtiniz veya geçeceksiniz. Bu kadar endişe doluyken karşına çıkan ürünün ismine bak: kolay kavranabilen tırnak makası. “Yani diğerleri zor mu kavranıyor?” (Endişe tavanda) “Tamam, kolay kavrananı alıyoruz.”

Boğulmayı önleyici yastık. “Boğulma mı?!? Aman Tanrım! Hemen alıyorum.” (Ailenin o anda düşündüğü: bu yastığı almazsam bebeğim boğulabilir)

Bakış açıları son derece farklı iken bu ürünler nasıl anlaşılıyor: reflü yastığı, emekleme dizliği, bel koruyucu, solunum izleme cihazı, neler neler… Firmalar da yeni ebeveynlerin endişelerini suistimal etmeyi malesef çok iyi başarıyorlar. 

Bebek mağazalarını ve internet sitelerini lütfen ciddiye almayın. Yeni ebeveynleri dinlemek de pek doğru olmayabilir, sürekli bir rekabet “aaa siz almadınız mı kolik önleyici biberondan?!? Bizim ilk aldığımız üründü, cık cık cık” falan kınamalar. Sizden en az 2-3 yıl tecrübeli, sizinle rekabet döneminde olmayan annelerle konuşmanız iyi olacaktır. 

Ama her tavsiyeyi uygulayın demiyorum tabi. Tırnak makasının kolay kavranabileni belki vardır ama ebeveynliğin kolay olanı yok arkadaşlar, kuralı da yok, doğrusu ve yanlışı da yok. Bazıları kendileri zorlaştırıyor, o ayrı mesele. Her aile yaşayarak kendi düzenini kurar, çocuklarını büyütürken anne-babalar da olgunlaşırlar. Püf noktaları var elbet ama size yapılan önerileri elemek elinizde, kiminin doğrusu diğerinin yanlışı olabilir. Rahat olun ve tadını çıkarın 😉

Dibek kahvesi; unutulmaya yüz tutmuş bir geleneğimizi yanlış tanıyoruz

Son yıllarda market raflarında bol bol görmeye başladığımız dibek kahvesi nedir? Sanıldığı gibi adını yetiştiği yerden değil yapıldığı teknikten alıyor. Öğütülmüş kahve çekirdeklerinin “dibek” denilen büyük taş havanlarda öğütülmesiyle elde edilir ve türk kahvesi gibi pişirilir. Değirmende öğütülmüş türk kahvesine göre daha ince olduğu için daha yoğun bir aroması olur. Eskiden, değirmenin yaygın olmadığı dönemlerde daha çok yapılırmış. 


Kahve dışında tahıl, mısır, vb öğütülmesinde de kullanılan dibek taşının günümüzde sadece tarihi değeri kalmıştır. Dibek taşıyla ünlü olan ve yurdumuzun birçok ilinde bulunan “Dibek” ilçeleri nedeniyle, çoğu kişi bu kahvenin adını geldiği yerden aldığını sanar. 

Ayrıca, Osmanlı kahvesi olarak sunulan kahveye son yıllarda dibek kahvesi diyenler var. Osmanlı kahvesi aslında türk kahvesi ve krema/süt tozu içerisine kakao, menengiç, keçiboynuzu, kakule gibi aromalardan birkaçının katılmasıyla elde edilen, hazırlayana göre içeriği değişen bir sunum şeklidir. Hazırlarken içine konulan türk kahvesi dibekte çekildiyse, dibek kahveli osmanlı kahvesi olur. Yani ikisi aynı şey değil. 

Zaten unutulmaya yüz tutmuş bir gelenek olan dibek kahvesinin bir de yanlış biliniyor olmasına gönlüm daha fazla razı gelmeyince herkesle paylaşmaya karar verdim, bir kişinin aklında kalsa bana yeter… 

4 yaştan inciler…

Yüra (rüya)

Güzeltmek (düzeltmek)

Sırımsıklam (sırılsıklam)

Alfalbe (alfabe)

Saylangoz (salyangoz)

Paylanço (palyaço)

Alak (ayak) / alakkabı (ayakkabı)

Isıymak (sığmak)

Arran (ayran)

Vavi (mavi)

Kurruk (kuyruk)

Yüzgar (rüzgar)

Gayba (galiba)

Kayp (kalp)

İkaye (hikaye)

Kavvaltı (kahvaltı)

Nofut (nohut)

Direkson (direksiyon)

Meymet (Mehmet)

Yındız (yıldız)

Baççe (bahçe)

Iklamur (ıhlamur)

Pikmik (piknik)

BLW hakkında…

Kısaltmaları sevmem ama bir kısaltma olduğunu dahi bilmeden kullananlar var bu populer bu harfleri; BLW, yani “baby led weaning” son yıllarda yenilikçi anneler arasında gittikçe yaygınlaşan bir bebek besleme yöntemi. Sıklıkla “blw” diye karşılaşabilirsiniz ama hem Türkçe’de hem de İngilizce’de kısaltmalar büyük harflerle yazılır, bu ismi de yabancı dilde kullanıyoruz ama bari onu da kuralına uygun kullanalım diye düşünüyorum.

Kısaca hatırlayacak olursak, bebek beslenmesinde ilk 6 ay sadece anne sütü öneriyoruz. Yeterince açık bir bilgi ama yine de daha da açmak istiyorum, “sadece anne sütü” derken şunu kastediyoruz, anne sütü dışında hiçbir besin verilmeyecek. (Vitamin, demir ve varsa ilaçları besinden saymıyoruz, onlar verilebilir.) Nedense son yıllarda 4-5 aylıkken diğer besinlerin tadına baktırmaya başlıyor aileler, neden yapıyorlar, kim öneriyor bilmiyorum. Tadına baktırmak aileler için beslemek sayılmayabilir ama bizim için beslemek olarak sayılıyor, sonuç olarak bebek bağırsaklarındaki bariyer yapı gelişmeden besinlerdeki antijenlerle karşılaşmış oluyor. Ayrıca anne sütü yalnızca süt değil, canlı bir doku. Bu nedenle anne sütü ile beslenen bebeklere, su da dahil, hiçbir besin 6 aylıktan önce verilmemelidir. Anne sütü alamayan bebeklerin ise yaşına uygun formula ile beslenmesi gerektiğini de kısaca bahsetmiş olayım.

6 aylıktan sonra tamamlayıcı beslenmeye başlıyoruz ama 1 yaşına kadar temel besin hala anne sütü(/formula). 6-12 aylık bu “weaning” dönemini “alıştırmak” diye çevirebiliriz ama aslında tam karşılığı değil. 6-9 aylık dönem tadım önemlidir, bebeğin diğer besinlere alışması, ısınması ile geçer. bebek bu dönemde anne sütü dışında da besinler olduğunun farkına varmalıdır. Yoksa bu dönemde bir kase çorba içmesini beklemiyoruz. 9 aylıktan sonra ise tadım dönemi artık bitmiş olmalıdır, artık bebek öğünlerinin bazılarında ek besinlerle karnını doyuruyor olmalıdır. 12 aylıktan sonra ise artık sofra yemeklerini yiyebilecek olgunluğa gelmiştir.

Ek besinlere başlarken ne vermeniz değil ne vermemeniz önemli, sakıncalı besinler doktorunuz veya Sağlık Ocağı’ndaki hemşireniz tarafından size anlatılmalıdır. Mümkün olduğunca taze mevsim sebze-meyveleri, taze mayalanmış süt ürünleri tercih edilmelidir. Yeni bir besin verildikten sonraki 2-3 gün boyunca başka yeni bir besin verilmesi önerilmez, hem olası bir allerjik reaksiyonu ayırdedebilmek hem de bebeğin damak tadının alışmasına yardımcı olabilmek için.

Çok detaya girmeyeceğim, ek besin önerilerimi kısa bir yazıda toplamaya çalışmak mümkün değil. Fakat işin kolayına kaçarak, her anneye önerdiğim ve benim de severek takip ettiğim Gurme Bebek sitesinden bahsetmezsem olmaz.

BLW yöntemi ek besine geçen bebeklerde kullanılan çok yeni bir yöntem. Prensibi kısaca şu: ne kadar ve nasıl yiyeceği kararını bebeğe bırakmak. Bebeğin damağıyla ezebileceği yumuşaklıkta ve büyüklükte besinler önüne koyulur, bebek eliyle, genellikle bir kısmını mıncıklayıp oynar, bir kısmını da ağzına götürüp çiğneyip yutar. Belki başta çiğnemeden yutar ama olsun, zamanla çiğnemeyi, ağzında yuvarlamayı öğrenecektir. Sebze ve meyveler haşlanarak/fırınlanarak yumuşatılarak verilir. Damağıyla ezemeyeceği sertlikte besinler verilmemelidir, solunum yoluna kaçma riski yaratır. Bu yöntemde kaşık, biberon, suluk, vb diğer yöntemlerle beslemek yok, ebeveynler kesinlikle yedirmiyor, bebeğin sadece kendisinin yemesi gerekiyor, yediği kadar. Sıvıları da ya bardaktan içmesi ya da pipetle içmesi öneriliyor.

DSC_0170-v2-1024x477

Fakat her yeni yöntem en iyi olmak zorunda değil. Ona göre iyi, şuna göre kötü diyerek bir genellemeye varmak ise doğru bir yaklaşım değil. Bebeğin gelişiminde gerçekten ne kadar faydası veya zararı olduğunu ancak kanıt değeri yüksek çalışmalar ile karar verebiliriz. BLW ile ilgili çalışmaların sayısı henüz çok az ancak her gün yeni çalışmalar yayınlanmakta, zamanla bilgi birikecek. Şu anki bilgilerimiz doğrultusunda sonuçlar genellikle olumlu, BLW uygulanan bebeklerin aile sofrasına adaptasyonunun daha iyi olduğunu, obezite riskinin azaldığını yazan kaliteli çalışmalar var. Ancak bazı çalışmalar da BLW yöntemiyle malnutrisyon ve özellikle mikronutrient eksikliğinin arttığını gösteriyor. Sanıldığı üzere, BLW’de boğulma riskinde bir artış bulunmamış şu ana kadar yapılan çalışmalarda. Az önce de yazdığım gibi, data henüz birikiyor, yeterince biriktiğinde yapılacak analizlerle daha net önerilerde bulunulacaktır.

Baby_weaning_day_one_avocado2

BLW yönteminde bu görüntülere hazırlıklı olmanız lazım 🙂

Baby-led-weaning-7-types-of-food-your-baby-can-eat-by-himself

Ben ise şöyle düşünüyorum; BLW oldukça faydalı, bebeğin beslenmeyi öğrenmesi ve sevmesi, besine uzanıp ağzına götürürken ince motor becerisinin artması, besini ağzında yuvarlayıp yutmayı öğrenmesi ve bu sırada tadını çıkarması, çiğnemeyi öğrenmesi, en önemlisi de ne kadar yiyeceğine karar vermesi ve kendini beslemenin zevkine varması açısından çok faydalı. Ama yeterli değil.

Öncelikle, BLW yöntemiyle verebileceğiniz besinlerin çeşidi çok sınırlı, sıklıkla kök sebzeler haşlanıp veriliyor ama bunların besin değeri de sınırlı. Daha çeşitli beslenmesi için yeşil yapraklı sebzeler, bakliyat, tahıl (örn. bulgur, irmik) da tüketmesi gerekir ki bunları haşlayıp/fırınlayıp bebeğin önüne koymak mümkün değil. Elma, armut, vb meyveleri de çiğ iken damağıyla ezmesi mümkün değil, haşlamak da besin değerini düşürür, püre dışında vermek çok mümkün değil. Sıvıların da pipetle veriliyor olması bana doğru gelmiyor, hem yeterince tüketemez hem de plastik içermesin diye yediği kaplara, içtiği bardaklara kadar herşeye dikkat ederken plastik pipetle yedirip içirmek garip geliyor. Yoğurt, kefir gibi kıvamlı sıvıları ise tüketmesi pipetle bile mümkün değil, kendi de eliyle yiyemeyeceğine göre, bu besinlerden mahrum kalması yanlış olur.

Baby-led-weaning

Geleneksel yani kaşıkla besleme de yanlış uygulamaya çok müsait bir yöntem. Ülkemizdeki ek besin anlayışı genellikle şöyledir: annenin (veya büyükannenin) belirlediği ve genellikle bebeğin yiyebileceğinden çok daha fazla miktarda, blenderdan geçirilmiş püre, pirinç unlu muhallebi bitene kadar (gerekirse burnunu sıka sıka) bebeğin ağzına tıkılır. Yine de yemiyorsa, o tabak bitene kadar karşısında birisi şaklabanlık yapar, oyuncaklar sırayla sahneye çıkar, ya da en kolayı televiyonun (/tabletin/telefonun/bilgisayarın) karşısına oturtup o tabak bitirilir. “Yeter ki yesin” diye bebeğin dikkatini dağıtıp, o anlamadan midesini doldurmak ise aslında çok tehlikelidir doyma hissinin oluşmaması ve dolayısıyla yeme bozuklukları, obezite gibi sorunlara yol açabileceği gibi bebekte yemek korkusu da yaratır.

Benim önerim BLW, ama tek başına uygulanmaması. Yiyebileceği tüm besinleri BLW yöntemiyle vermek, diğerlerini kaşıkla yedirmek her açıdan uygun olur. Ama istediği kadar verilmeli, zaten bebeği zorlayarak bebekte “yemek korkusu” ve “kaşık korkusu” yaratmadıysanız, içgüdüsel olarak doyana kadar yiyecektir. Yemek saatinde asla ve asla başka bir uyaran verilmemeli, televizyon(ve diğer ekranlar) ile çocukların dikkati dağıtılmamalı, oyuncak 1-2 tane oynayabilir ama abartıp da yemek saatini oyun saatine çevirmemeli. Bebek sofrada sadece besinlere konstantre olmalı, mümkünse aile sofrasına oturtulmalı. Bu sayede hem çatal-kaşık kullanmayı izleyecek hem de tüm ailenin bir araya geldiği o güzel anın sıcaklığını yaşayacaktır. Bebeklere (ve çocuklara) pazarlıkla yemek yedirilmemeli, “yemeğini bitirirsen çikolata vericem” gibi. Şahsi tecrübem, bebeklere/çocuklara aynı besinleri bir süre sık sık verdiğinizde çok alışıyorlar ve başka birşey yemek istemiyorlar. Bu yüzden mümkün olduğunca çeşitli ve farklı besinler sunmanızı öneririm. Özellikle takıldığı bir besin varsa, “yeter ki yesin” diye onu vermeyin, dengeli beslenmesi daha önemli. Çünkü alışkanlık ne kadar uzun sürerse ondan kurtulmak o kadar zor olur. İşte çok yemek seçen çocuklar bu şekilde ortaya çıkıyor. Örneğin kızım bir dönem yoğurda takmıştı kafayı, sofrada yoğurdu gördüğü an doyana kadar sadece yoğurt yemek istiyordu, başka birşey yemiyordu. Ne yaptık? Yoğurdu sofraya koymadık 3-5 gün, bir süre biz de yemedik. Dönem dönem ekmek, pilav vb birçok besinde yaşadık bunu, birkaç gün sofraya koymayınca unutuyor zaten. Ama hem sofrada var hem de siz yerken çocuğa vermiyorsanız, çocuk bundan çok yanlış anlamlar çıkaracaktır.

BLW ile ilgili yıllar içinde yöntemler eminim ki değişecektir ama böyle yöntemlere/kurallara takılmamanızı öneririm. Aslında elbette ki hiç bir yöntem mükemmel değil, her aile kendi düzenine göre kendi beslenme yöntemini zamanla geliştirecektir. Beslenmesi tabi ki önemli ama bebeğinizin aile sofralarının değerini, hazzını da yaşamasını da sağlayın. Şimdiden afiyet olsun…

Bulaşık makinası deterjanı arayışlarım

Kızımdan önce bulaşık deterjanı seçimim hem deterjan, hem parlatıcı, hem leke çıkarıcı, hem parfüm, hem vs vs içeren ürünler yönündeydi, cahillik işte… Makinanın kapağını açınca mis gibi kokar mutfak, bulaşıklar pırıl pırıl, gıcır gıcır. Hamileyken, artık sadece kendi sağlığımdan sorumlu olmadığımı anlayıp yediğime-içtiğime dikkat etmeye başlayınca farkettim bulaşık makinası deterjanlarının içeriklerini. Koku için rafa asılan minik disklerden birinin üzerinde “hamile ve çocuklar için sakıncalı olabilir” yazısını gördüğüm gün uyandım.

Önce sadece deterjan içeren ürünler almaya başladım, parlatıcı, vb içermeyen. Kimyasal ya, bulaşık tuzu da koymadım o günden sonra. Annemin tavsiyesiyle parlatıcı gözüne sirke koydum (her ne kadar tamirciler koymayın, parlatıcı haznesinde tortu yapar dese de) ama elma sirkesi konacakmış, ben üzüm koymuştum ve biraz tıkandı. Takiben elma sirkesi koydukça tıkanıklık açıldı. Şu anda ise beyaz sirke kullanıyorum (marketlerde temizlik sirkesi diye satılıyor, yeşillik yıkamak, buzdolabı silmek, vb amaçlı).

Fakat camlar hep su lekesiyle kalıyordu. Arkadaşların önerisiyle başka deterjanlar (Sodasan, Mom’s green) denedim ama hepsinde aynı sorun devam etti. Arkadaşlarım ise hiç leke sorunu yaşamadıklarını söylüyorlardı. Bir arkadaşım deterjan yerine sıvı arap sabunu kullandığını söyledi makinanın borularının tıkanmasına neden olduğunu duyunca cesaret edemedim denemeye. 

Bu arada, çaydanlık dibi temizlemek için limon tuzu kullandığım geldi aklıma, neden bulaşık makinasında da olmasın? Ama nasıl? Parlatıcı gözüne olmaz, eritip mi koysam? Ya da deterjan gözüne? Sevgili Google sağolsun, yıllardır unuttuğum bir bölme olduğunu hatırladım, bulaşık tuzu gözüne limon tuzu koyarak çok memnun kaldıklarını yazanları okuduktan sonra hemen denedim ve sonuç mucize gibiydi, pırıl pırıl! Daha sonra, su lekesi şikayeti olmayan arkadaşlarımla konuşunca, hepsinin bulaşık tuzu kullandığını öğrendim.

Limon tuzunu tuz bölmesinde kullanmaya başladıktan sonra önceki deterjanları da denedim, şu anda da Frosch tablet deterjanı kullanıyorum, sonuç hepsinde mükemmel. Yani keramet tuzdaymış 😊

Aşı yaptırmak gerekli mi?

Sadece dikkat çekmesi için başlığı böyle koydum, yoksa bu bir soru değil, olamaz. Yazının sonunda hak vereceksiniz.

Öncelikle aşılama bireysel değildir, toplumsal boyutu olan bir uygulamadır.

Aileler sık sık soruyorlar aşılarla ilgili endişelerini. Çocuk bakımıyla ilgili endişelenmemiz gereken çok konu var bence ama aşılar bunlardan biri değil. Başta anlayamıyordum bu korkuların sebebini ama düşünüyorum da günümüzdeki ebeveynler, aşılama sayesinde artık görmediğimiz hastalıkları bilmediği için yani aşının ne kadar faydalı olduğunu görmedikleri için, hastalığın kendisinden değil aşısının olası yan etkilerinden korkuyorlar. Ayrıca interneti daha doğrusu bilgiyi kullanmayı bilmeyen insanlar tarafından üretilen komplo teorileri nedeniyle gittikçe büyüyen “aşı karşıtı” akım, gelişmiş ülkelerin en ciddi toplum sağlığı sorunlarından biri haline geldi.

Bizim ülkemizde ise daha farklı aşılama sorunları var, mülteciler, bu ayrı bir mesele. Fakat bizim annelerimizde/ babalarımızda da son yıllarda aşı korkusu boy göstermeye başladı. Hatta yakınlarda bir baba bebeklerine aşı yaptırmak istemediği için açılan davayı kazandı, bir Cumhuriyet savcısının davayı kazanması ise şaşırtmadı tabi. Bebekler adına üzüldük, bu bebeklerin bulaştıracağı diğer bebekler adına da üzüldük ancak en çok da bu davanın emsal oluşturacak olmasına üzüldük. Fırsat buldukça okumaya çalışıyorum anne forumlarını, öyle yanlış bilgiler yazıyor ki dayanamayıp düzeltmeye çalışıyorum ama o kadar olumsuz yanıtlarla ve hakaretlerle karşılaşıyorum ki, sinirlerimin bozulmasıyla kalıyorum.

Peki, aşıların zararı var mı? Bu soruya gelmeden önce “aşı yaptırmazsak zararı var mı?” sorusunu cevaplamak istiyorum. Şimdi aşı öncesi çağlara gidiyoruz…

Vaka ve ölümlerin yıllık sayıları (veriler ABD verileridir çünkü bizim ülkemiz için o yıllara ait kayıt sistemi yoktu)

Difteri: 21 000 vaka, 1800’ü ölüm

Kızamık: 530 000 vaka, 440’ı ölüm

Kabakulak: 162 000 vaka, 39’u ölüm

Boğmaca: 200 000 vaka, 4000’i ölüm

Çocuk felci: 16 000 vaka, 1800’ü ölüm

Kızamıkçık: 47 000 vaka, 17’si ölüm; konjenital rubella sendromu yıllık 152 vaka

Çiçek: 29 000 vaka, 337’si ölüm

Tetanoz: 580 vaka, 472’si ölüm

Hepatit A: 117 000 vaka, 137’si ölüm

Hepatit B: 66 000 vaka, 237’si ölüm

Hib: 20 000 vaka, 1000’i ölüm

Pnömokok: 63 000 vaka, 6500’ü ölüm

Su çiçeği: 4 000 000 vaka, 105’i ölüm

Toplayacak olursak, aşıyla önlenebilen hastalıklara yakalanan 5 milyondan fazla çocuğun yaklaşık 16 000’i ölmekteydi.

Peki şimdi nasıl? 1980 sonrası verilere bakıldığında, bu hastalıklardan (pnömokok hariç) ölen çocuk sayısı: 120; evet yüzyirmi, sıfır atlamadım. Hastalıkların görülme oranları ise hepatit B ve su çiçeği için %80’ler oranında, diğer hastalıklarda ise %99-100 azalmıştır. İnvaziv pnömokok enfeksiyonlarına bağlı ölümler ise 4800 civarında(2005 verileri) ancak yeni teknoloji aşılar ile daha etkili koruma sağlandığı görülmekte.

Print

Ben bir çocuk doktoru olarak yukarıdaki hastalıklardan difteri, kızamık, çocuk felci ve tetanoz hastalıklarını hiç görmedim. Bu nasıl büyük bir gelişme, biliyor musunuz? Siz yukarıdaki hastalıkların kaçını gördünüz/duydunuz çevrenizde? Ebeveynlerinize sorun, hatta mümkünse dede ve ninelerinize sorun, onlar bilir ne beter hastalıklar olduklarını.

Çiçek ise zaten dünya üzerinden eradike edildi yani dünyada en son çiçek vakası 1977’de görüldü, bu yüzden artık aşılaması yapılmıyor. Hani 1977 ve daha önce doğumlu kişilerin ön kolunda yuvarlak iz bırakan aşı var ya, işte o çiçek aşısıydı.Eradikasyonun diğer hastalıklar için de yapılması mucize değil. Kızamık, çocuk felci gibi hastalıklarda çok iyi yol katedilmişken, birçok sebepten dolayı (mülteciler, aşı karşıtı gruplar, aşılama çalışmalarının aksaması, savaşlar, vb) şu anda salgın şeklinde ülkemizde de büyük sorunlara yol açmaktadır.

Hatta artık aşılar yalnızca çocukluk çağı enfeksiyonlarından değil, erişkin yaştaki hastalıklardan korumak için de kullanılıyor. Örneğin rahim ağzı kanseri HPV enfeksiyonu ile ilişkili bir kanserdir ve ergenlik döneminde yapılacak aşı erişkinlikte hem bireyi veya eşini bu kanserden ciddi oranda korur. Kızamıkçığa karşı bağışık olmayan bir kadın gebeliği esnasında bu enfeksiyonu kapar ise, bebekte kalıcı hasar bırakan “kongenital rubella sendromu” görülebilir. Yani bir kadının çocuklukta, çocuklukta olmadıysa gebelikten en az 3 ay önce kızamıkçığa karşı aşılanmış olması, dünyaya getireceği bebeğin sağlığı üzerinde bile etkili olmakta.

Sanırım artık hemfikiriz, aşılar faydalı. Peki aşıların zararı var mı? Bu soru kalıbıyla sorulursa, cevabım: hayır, zararı yok.

Ancak istenmeyen yan etkileri soruyorsanız, evet, bazı kişilerde aşı yan etkisi görülebilir. Çoğu zaman sadece hafif ateş, lokal ağrı, şişlik ve hassasiyet olarak gördüğümüz yan etkiler bazen döküntü, bulantı, başağrısı, şiddetli ağlama, huzursuzluk, kas ağrısı, grip benzeri semptomlar, lenf nodlarında hafif büyüme, yüksek ateş olarak da karşımıza çıkabilir. Tüm bu bulgular kısa süreli ve geçicidir. En ciddi yan etkilerden biri olan nöbet geçirme çok nadir görülür (ben hiç görmedim) ve böyle bir yan etkiyle karşılaşılırsa çocuk altta yatan başka hastalıklar açısından araştırılır. Çünkü aşının kendisi mi nöbete neden oldu (ki çok nadir görülür) yoksa çocuğun altta yatan nörolojik bir hastalığı var da aşının etkisiyle ortaya çıkan ateş mi nöbeti tetikledi diye ayırdedilmeli.

Sadece aşı değil, tüm enjeksiyonlarda, enjeksiyon yerinde cilt enfeksiyonu görülebilir. Allerjik reaksiyonlar ise tüm ilaçlarda olduğu gibi aşılarda da olabilecek bir yan etkidir ve yumurta gibi spesifik allerjisi olan çocuklara allerjist tarafından hangi aşıların sakıncalı olduğu önceden belirtilir. Henüz rutin aşılamaya girmemiş olan Rotavirüs aşısı ishale neden olabilir, nadiren invaginasyon dediğimiz bağırsak düğümlenmesine sebep olabilir.

Gelelim rivayetlere;

deadlyfactsh2o

1) Aşılar otizme sebep oluyor mu? Hayır.

Bu konuda kafamızı karıştıran kişi Dr. Andrew Wakefield. Tıp doktoru (eski) ve gastroenteroloji uzmanı olan İngiliz Dr. Wakefield 1998 yılında The Lancet (bilim dünyasının en itibarlı dergilerinden biri) dergisinde yayınladığı makalede, benzer şikayetlerle gelen 12 çocuk hastada bağırsaklarda anormallikler ve gelişimsel bozukluk saptandığı ve bu 12 hastadan 8’inde şikayetlerin KKK (kızamık-kızamıkçık-kabakulak) aşısı sonrası başladığını yazdı. KKK aşısının otizm benzeri tabloya yol açtığını iddia etti. Konuyla ilgili benzer başka makaleleri de olan Dr. Wakefield, bilim dünyasında çok büyük bir araştırma konusu açmış oldu. Bu iddianın üzerine, 12 hasta gibi az sayıda hastayla ve sadece gözleme dayalı yani kanıt değeri düşük bir çalışmanın yeterli olmadığını bildikleri için, araştırmacılar dünyanın her yerinde çok daha kapsamlı ve iyi hazırlanmış çalışmalar yürüttüler. Binlerce hastayla yapılan çalışmaların sonucunda, KKK aşısı ile otizm veya gelişimsel diğer bozukluklar ile ilgili kanıta ulaşamadılar. Bu sıralarda Dr. Wakefield’ın kişisel çıkarları için bu çalışmayı kullandığı, aslında çalışmanın tamamen bir sahtekarlık olduğu, verilerin uydurma veriler olduğu ortaya çıktı.

Elbette ki, The Lancet 2004 ylında makaleyi geri çekti, ki bilim dünyasında en utanılacak şey bir makalenin geri çekilmesidir. Dr. Wakefield da bilim dünyasının yüz karalarından biri olarak tarihe geçti, tıp doktorluğu lisansı elinden alındı.

Dr. Wakefield’ın makalesini buradan görebilirsiniz.

Bir blog sitesinde rastladığım güzel bir grafiği de eklemek istiyorum:

otizm_infoGrafiğin sağ alt köşesinde, aşılardan elde edilen ciro yanlış yazılmış, doğrusu 24 milyar dolar olacak. (Uyarı için Ömer Bey’e teşekkürler)

Güncel bilgilerimiz doğrultusunda, otizm ve diğer gelişimsel bozuklukların neden kaynaklandığı bilinmemekte, ama aşılardan kaynaklanmadığı kanıtlanmış oldu.
Otizm gerçekten çok zor bir hastalık. Peki hiç SSPE diye bir hastalık duydunuz mu? Subakut sklerozan panensefalit. Korkunç bir hastalık. Kızamık aşısı yapılmadığı için kızamık enfeksiyonu geçiren çocuklarda, enfeksiyondan yıllar sonra (genellikle ergenlik döneminde) başlayan, ilerleyici ve ölümcül bir beyin hastalığıdır. Hastalar zamanla tüm fiziksel ve bilişsel fonsiyonlarını kaybeder, nöbet geçirir, hastalık çok hızlı ilerler ve genellikle aylar içerisinde ölüme neden olur. Tedavisi ise yok, palyatif tedavi ve destek uygulanıyor. Şu anda ABD’de aşı karşıtı ailelerin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri. Yani kızamık, öyle sadece ateş ve döküntüye sebep olan basit bir hastalık değil malesef.

Kızamıkçık da küçümsenen bir hastalık, yine aşı karşıtı aileler arasında “nolacak ki, birkaç gün ateş ve döküntüsü olur, sonra düzelir” diye düşünülen kızamıkçık (rubella) virüsü, bu ailelerin hayatında hiç görmediği “konjenital rubella sendromu”na yol açıyor. Ki bu hastalık da vücutta tüm organları tutabilen ciddi bir hastalıktır.

Ayrıca difteri, boğmaca, tetanoz gibi bazı hastalıklarda, hastalık geçirilse dahi birey bu hastalığa karşı bağışıklık kazanmıyor. Bağışıklık için, hastalığı geçirmiş dahi olsa aşılanması gerekiyor. 

Bunun gibi birçok örnek verebilirim. Kısacası, aşılanmamış olmanın yol açtığı birçok ciddi hastalık varken, yalanlanmış bir çalışmanın verilerine göre hala aşı yaptırmayan ailelerin olması beni gerçekten şaşırtıyor.


2) Aşılar ağır metaller içeriyor mu?

Aşı flakonlarının birden fazla aşı dozu için kullanılabilmesi için, flakonların içinde mikroorganizmaların üreyip enfeksiyonlara sebep olmaması amacıyla “thimerosal” denen bir madde ekleniyordu. İçeriğinde eser miktarda civa atomu bulunan bu madde, ailelerin aşılardan soğumasına neden oldu. Aşı karşıtı aileler “çocuklarımıza ağır metal enjekte ediyorlar” derken, birkaç ml aşı içerisindeki eser miktarda civadan rahatsız olurken; tükettikleri hazır gıdalarda ve içeceklerde yüksek miktarda civa aldıklarını gözardı ediyorlardı. Thimerosalin, aşı yapılan bireylere hiç bir zararı olmadığı kanıtlansa da, aşı yaptırma oranlarını arttırabilmek için 1999’da çocukluk aşılarından thimerosal çıkarıldı. Gelişmiş ülkelerde bayram havasında kutlanan bu olay, gelişmekte olan ülkelerde ise aşılama oranlarını düşürdü çünkü her dozun tek kullanımlık flakonlara konuluyor olması maliyeti arttırmakta.

Bir de aluminyum korkusu var ki, bunun için çok sevdiğim hocam Ateş Kara’nın bir yazısından alıntı yapacağım: 

“Aluminyum doğada toprakta, havada, suda bulunmaktadır. Gündelik yaşam sırasında  taze meyve sularında, meyvelerde ve ette düşük miktarlarda; un, kabartma tozu, boyar maddelerde ise daha fazla olarak bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde ortalama bir yetişkin her gün 7 – 9 mg alüminyumu sadece gıdalar ile almaktadır. 

İçme sularında ayrıca alüminyum alımı söz konusudur, özellikle içme suyu için hazırlanan sularda (işlem görerek içme suyu şeklinde hazırlanan şişe sularında), 0,1 mg /L dan az olmamak üzere bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde bir çok şehir şebeke suyunda 0.4 – 1 mg /L alüminyum bulunmaktadır.

Antiasit ilaçlarda 300 – 600 mg, mide koruyuculu aspirin içerisinde 10 – 20 mg alüminyum bulunmaktadır. 

Aşılar içerisinde yer alan alüminyum ise en yüksek olduğunda 0.85 mg/doz başına ve tüm aşılar ile alınan toplam alüminyum miktarı ise 4.25 mg’dır. Vücuda giren alüminyum çok hızla gaita ve idrarla atılmaktadır.”

3) Aşılama doğal birşey değil. Pardon, doğada mı yaşıyorsunuz?

Ben bir çocuk doktoru olarak hastalarıma 1 yaşına kadar 400 ü vitamin D3 kullanmalarını, Sağlık Bakanlığı’nın da önerisiyle öneriyorum. Ama ne yalan söyleyeyim, kendi kızımda düzenli kullanmadım. Çok yapay geliyordu, hiç “doğal” değildi. Geçenlerde başka bir sebepten kızımdan kan aldırırken vitamin D seviyesine de baktım ve şok oldum; rikets hastalığı sınırında bir vitamin D eksikliği varmış! Kendime de baktırdığımda bende de düşük olduğunu gördüm. Sonra geriye dönüp düşününce, ben ve kızım da dahil çevremdeki birçok kişi yeterince güneş ışığında kalmıyoruz. Sabah erkenden biz işe, kız kreşe; akşam da eve giderken biraz parkta oynuyor, o kadar. Kışın zaten işten ve kreşten çıktığımızda hava kararmış oluyor.

Yani “doğal” yaşamıyoruz ki vücudumuzun doğal tepki vermesini bekleyelim. Ayrıca konu doğal yaşamak olunca sadece beslenmek ve aşılar göz önünde oluyor. Çevrenize bir baksanıza, her yanımız binalar, elektronik aletler, taşıtlar, nükleer santraller (!); sadece sedanter yaşıyor olmamız bile doğal yaşamadığımızın kanıtı. Doğal yaşamak istiyorlarsa önce günümüz teknolojilerinin hepsinden vazgeçsinler, sadece tıbbi teknolojilerden değil.

Doğal yaşamak demişken, Ezekiel Stephan, David ve Collet Stephan isimli çiftin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Dini inançları kuvvetli olan Stephan çifti, alternatif tıbba inanıyorlardı ve çocuklarını aşılatmadılar. Ezekiel 19 aylıkken ateşli bir hastalığa yakalandı. Ailesi evde tedavi etmeye başladı. 2 hafta boyunca iyileşmeyen ve gittikçe kötüleşen Ezekiel’in durumunu gören bir hemşire çocuğun mutlaka bir hastaneye gitmesi gerektiğini söylemesine rağmen götürmediler. Yani hastaneye götürmediler ama bir naturopata götürdüler. Bu sırada Ezekiel’i görenler omurgasının kaskatı olduğunu (menenjit bulgusu), oto koltuğuna oturtamadıkları için yatırarak götürüldüğünü belirtiyorlar. Naturopatın önerisiyle tedaviye zencefil, ekinezya, vb gibi bitkisel karışımlarla devam eden Stephan çifti, Ezekiel’in solunum arresti olması üzerine daha fazla dayanamayarak ambulans çağırdılar. Ancak herşey için çok geçti, uzun bir müdahale sonrası Ezekiel’in kalbi çalıştı ancak beyin ölümü gerçekleşmişti. 2012 yılında yaşanan bu olaydan sonra çiftin 2 çocuğu daha oldu. Bu arada devam eden dava sonuçlandı ve Stephan çifti ölüme sebebiyet vermekten 5 yıla mahkum edildiler. Sebep çok açık, Ezekiel reşit değildi, seçme şansı yoktu ve tıbbi tedaviyi kabul etmemek ebeveynlerinin seçimiydi. Kendisi seçecek yaşta olsa muhtemelen yaşamayı seçecekti. Bana göre, çocuk ihmal ve istismarının boyutlarından biridir bu ve umarım ebeveynlerin tutuklanma kararı diğer davalara da emsal oluşturur.

Günümüzde, çocukluk çağında artan tüm hastalıklardan (astım, diyabet, kanserler, vb) aşılar sorumlu tutuluyor. Yapılan aşı sayısı arttıkça hastalıkların sayısı da artıyormuşmuş. Bu kadar basit değil mi çıkarım yapmak? Günümüzde artan tek etken aşılar mı? Aşırı hijyenik yaşamak, aşırı karbonhidrat tüketimi, sedanter yaşam, kimyasal ve radyasyon oranları 30 yıl öncesiyle aynı mı ki? Peki hiç düşündünüz mü, önlenebilen enfeksiyonlardan ölen çocukların oranı azaldıkça diğer hastalıkların oranı artıyor olamaz mı?

Özetle, az bilmek daha tehlikelidir hiç bilmemekten. Bilmediğimiz konularda, hele de güvenilir olmayan kaynaklardan okuduklarımıza/duyduklarımıza lütfen körü körüne inanmayalım. Ben size güncel ve kanıta dayalı bilgileri aktardım. Hiç biri şahsi düşüncelerim değil, tamamı kanıt değeri yüksek kaynaklardan. Ancak bilgi sabit değildir, değişir. Bundan 20-30 yıl sonra, mucizevi tedaviler falan bulunursa bilim adamları şöyle diyebilir: “ya ne gerek var bebeleri doğar doğmaz delik deşik edip aşılamaya, hasta olursa getirin, veririz ilacı, iyileşir”. Ama bugünkü şartlarda, aşılamaya devam 😉

Yukarıda yazdıklarımla ilgili güzel bir videoya rastladım, buradan izleyebilirsiniz 🙂

Eve bebeksiz gitmek…

Bebeklerinden ayrı annelere ithafen…

Pediatri uzmanları olarak enerjimizin büyük bir kısmını ailelere, tabi en çok da annelere harcamak durumundayız. Hasta ve hasta yakınlarına hep empatiyle yaklaşan bir doktor olmama rağmen, anne olduktan sonra özellikle annelere yaklaşımım olgunlaştı. Benden duymak istediklerinin ne olduğunu daha iyi anlıyorum ve bu sayede sorunlar çok daha kolay çözülüyor. Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde çalışmaya başladığım günden beri hislerim daha da değişti, oradaki annelerin yaşadığı zorlukları artık daha yakından görüyorum. Aylarca karnında taşıdığın yavrunu, kucağına almak için gittiğin hastanede bırakıp eve dönmek, bir kadın için tarifi olmayan bir ızdırap olmalı, hele de o bebek eve hiç gidemeyecekse…

Günde bir kez, yalnızca birkaç dakika, küvözün başında, dokunamadığın bebeğini izlemek. Kendi bebeğine  dokunmak istediğinde hemşireden izin istemek,  hemşire/doktor günde defalarca bebeğine dokunurken. Anneler ve babalar bebeklerini izlerken ben de onları izliyorum, hüznün ve sevginin karışık olduğu gerçekten tarif edilemez bir görüntü oluyor. 

Bir gün hastalarımdan birinin annesiyle konuşurken verdiği tepki beni önce çok şaşırttı ama sonra onu anladım. Benim açımdan yani tıbbi olarak bebeğin ciddi bir sorunu yoktu, hafif bir kan şekeri düşüklüğü olmuş, yatırıldıktan sonra düzenli beslenme ve damardan sıvı tedavisi ile düzelmişti ve damardan tedaviyi kestikten sonra aynı sorun tekrarlayacak mı diye bir gün daha izlememiz gereken bir hastaydı. Anneye “bi sorun olmazsa yarın taburcu edeceğiz” dedim, olumlu bir tepki bekliyorum. Anne ağlamaya başladı “ama beni bugün taburcu ediyorlar”. Kendisinin bir sağlık sorunu yoksa taburcu olmasının iyi olduğunu, bu kararı kadın-doğum doktorunun verebileceğini anlattım ama kadıncağız bana defalarca yalvardı bebeği de aynı gün taburcu etmem için. Tekrar tekrar anlattım bebeğin durumunu, anladı beni ama yine de ısrar ediyor taburcu olamaz mı diye. Ben de biraz sitemli bir şekilde “bak burda ne kadar ağır hastalığı olan, hayati tehlikesi olan, aylarca yatan bebekler var; senin bebeğin onlara kıyasla ne kadar sağlıklı, kıymetini bilmiyorsun” diyince, “biliyorum, farkındayım ama yine de eve bebeksiz gitmek istemiyorum” dedi. İşte orada anladım kadıncağızın hislerini, 1 gün bile ne kadar dayanılmaz bir acı verecektir diye düşündüm. 

Çocuk sahibi olmayı “isteyen” bir aile düşünün (bu yazıda istemeden çocuk sahibi olanlar dahil edilmemiştir zaten); eşyalar, kıyafetler, mobilyalar, son yıllarda baby showerlar, süslemeler, vb. Anne bir yandan bebeğine kavuşacağı günün hayalini kurarken bir yandan da tedirgindir “iyi bakabilecek miyim bebeğime?” diye, sonra karnındaki kıpırtıları hissedince unutur korkularını. Bebeğini kucağına aldığı anda ise “mutluluk ve huzur” sarar içini, endişelerin hepsi uçar gider, yani çoğu zaman. 

Çoğu zaman çünkü hastanede yan odadaki anne, diğer odalardaki bebeklerin sesini duydukça ağlıyor olabilir. Malesef her bebek dünyaya sağlıklı gelmiyor. Günümüz teknolojisi sayesinde bazı hastalıklar anne karnındayken tanı alabiliyor ancak hala ne kadar kısıtlı olduğunu belirtmem lazım. Çünkü gördüğüm kadarıyla yanlış bir beklenti var, “gebelikte bütün kontrollere gittik, ultrasonla da baktılar, bi sorun yoktu. Nasıl dersiniz bebek hasta  diye?” gibi yorumlarla sık karşılaşıyoruz. Fakat bebeğin yaradılışından gelen veya doğum sırasında meydana gelebilecek hastalıkların TÜMÜNÜ önceden bilmek, günümüz şartlarında mümkün değil. 

Sık yaşanan gebelik sorunlarından biridir erken doğum. Doğum erken başlarsa ya da anne ve/veya bebeğin sağlığı tehlikede olduğunda bebek prematüre olarak dünyaya gelmek zorunda kalır. Sağlık durumu ise ne kadar erken doğduğuna, anne karnında geçirdiği sorunlar ve daha birçok şeye bağlı olarak değişir. Bu yüzden prematüre anneleri apayrı bir duygudurum içinde olurlar; bir yandan evlatlarının hastalığına üzülürken bir yandan da hamilelik sağlıklı gitmediği için içten içe kendilerini suçlarlar. Bazıları önceki çocuğunu da prematüre doğurmuş, belki kaybetmiş olabilir. Akrabaları (kayınvalide, elti, görümce, vb) bu konuda çok kırıcı davranmış olabilir, “dokuz ay tutamadın içinde” gibi yorumları çok duydum. Yanlış anlaşılmasın, elbette ki anne kendine ne kadar iyi baksa da, her kontrolünü düzenli yaptırsa da hamilelik sürecinde önlenemeyen olumsuzluklar yaşanabilir. Ancak hamileliği boyunca takiplerini yaptırmayan, tedavisine uymayan (örneğin gebelik şekeri,  vb) ve bu yüzden bebeklerinin hasta doğmasına sebep olan anneler de yok değil. Fakat şu anda bu yazıyı okuyanlar arasında bu kadar duyarsız birisi olacağını sanmıyorum. 😉

Hastane süreci hastalar, hasta yakınları, herkes için sıkıntılıdır, hele de yeni doğum yapmış, hormonların ve kendini suçlamanın etkisiyle duygusal olarak labil, emzirmenin hayalini kurarken pompayla sütünü sağıp hastaneye bırakan anneler için ağzımızdan çıkan her kelime, hatta söyleyiş tarzı çok önemlidir. Fiziksel ve ruhsal olarak bu kadar çökkün insanlara yaptığımız açıklamalara çok dikkat etmemiz gerekir, söylediklerimizi olduğundan farklı anlayabilirler, fazla olumlu veya fazla olumsuz yönde yorumlayabilirler. Mümkün olduğunca yalın, kısa ve yoruma açık olmayacak şekilde net konuşulmalıdır. Bebek iyiye gitmiyorsa konuşmak daha da zorlaşıyor, olumsuz haberleri verirken tabi ki çok üzülüyoruz hepimiz. Ama güzel haberleri vermek, uyguladığın tedavilerin sonuçlarını görmek bizi de çok heyecanlandırıyor, bebekle ilgili bir gelişme olduğunda hemşire/doktor ekip olarak kendi aramızda konuşuyoruz “annesine söyleyince çok sevinecek” diye. ☺️

Bebeğin sağlık sorununa, gebelik haftasına, kilosuna, enfeksiyon durumuna göre hastanede kalma süresi değişir. 1000 gr’ın altında doğanlar genellikle aylarca yatarlar. Anneler her gün servise endişeli bir ifadeyle girerler. Uzun süredir yatanlar öğrenmiştir nereye bakacağını, kilosu ne kadar olmuş, beslenmesi artmış mı, kakasını yapmış mı diye hemen bakar. Kötümser olur prematüre annesi genelde, kötü haber gelince daha kolay kabullenir, güzel habere ise olması gerekenden fazla sevinir, solunum cihazından çıktığını görünce sanarsın taburcu haberi verdik; yoğun bakımdan çıkarıp izlem servisine alacağımızı söylediğimde ise eminim o çocuk üniversiteyi kazandığında bile bu kadar sevinmeyecektir. 😊 Bebek yeterli olgunluğa ulaştığında ve annesi beslemeye başladığında yüz ifadesini görmenizi isterdim, yeni doğum yapmış bir annenin “mutluluk ve huzur” dolu ifadesi gibi ama daha fazlası…

Sonra unutuluyor bu günler, poliklinikte karşılaştığımızda sanki yoğun bakımdayken beslenmesini 1 ml arttırdık diye sevinç çığlıkları atan anne o değilmiş gibi sıradan şeylerden şikayet ediyor. Keşke hep böyle olsa fakat malesef bazı ailelerde  herşey normal, sıradan olamıyor. Prematürelik nedeniyle bazı bebeklerde sekel arazlar kalabiliyor. Henüz gelişmemiş organların vaktinden önce çalışmasına bağlı olarak kronik akciğer hastalığı, kalp yetmezliği, iç organlarla ilgili sorunlar görülüyor. En ciddi prematürelik sorunlarından biri de serebral palsi (beyin felci). Gebelik haftası ne kadar küçükse beyin kanaması, beyin gelişiminde duraklama gibi sorunlarla daha sık karşılaşıyoruz. Bu sorunların bebeğe ne gibi arazlar bırakacağını erken saptamak çok önemli ve bu yüzden her bebeğin gelişim basamakları çok yakın takip ediliyor. Şimdi yoğun bakımdaki prematüre annesini bir kez daha düşünün, bir yandan “çocuğum iyileşecek mi?  Kucağıma alıp eve götürebilecek miyim?” diye kaygılanırken, bir yandan da “beyninde hasar kalacak mı? Eve sağlıklı bebek götürebilecek miyim? Yoksa bir engelli annesi mi olacağım” diye endişeleniyor. Cevap veremeyeceğimiz sorular…

Amacım, çevrenizde varsa bir prematüre ailesi, onlara karşı bakış açınızı değiştirmekti, ne kadar güçlü olduklarını göstermek ve diğer ebeveynler kolikten bile çok şikayet ederken o ailelerin ne büyük zorluklarla uğraştığını anlatmak. Ve varsa bu yazıyı okuyan bir prematüre ailesi, doktorların gözünde nasıl bir konumları olduğunu söyleyebilmek.